Organ Bağışı Nasıl Arttırılır ?

Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezlikli hastaların tedavisinde altın standart olup, bilinen en iyi tedavi şeklidir. Böbrek nakli sadece hayat kalitesini düzeltmekle kalmaz, yaşam ömrünü de en az 2.5 kat daha uzatır. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde 70bin diyaliz hastası olmasına karşın, 28bin civarında organ bekleyen var. Ben bu rakamın gerçekte daha fazla olduğuna inanıyorum. Böbrek nakline uygun olup da, organ nakline ulaşamayan veya çıkmaz diye uğraşmak istemeyen bazı hastaların olduğunu düşünüyorum.

Batı ülkelerinin tersine, ülkemizde böbrek nakillerinin %70’i canlı vericilerden, %30’u beyin ölümü sonrası bağışlanan organlardan yapılmaktadır. Aile bağlarının kuvvetli olduğu ülkemizde, sevdikleri insanların yaşam şartlarını gören yakınları, yakınları için gönülden organ bağışına başvurmaktadırlar. Her ne kadar tek böbrekle kalmanın verici için hiçbir sakıncası olmamaktaysa da, bu işlem gerek psikolojik gerekse de fizyolojik olarak büyük bir fedakarlık gerektirmektedir. Verici ameliyatı da, vericiye hiçbir zararımız olmaması ilkesine bağlı olarak, biz cerrahlar için de oldukça stresli bir ameliyattır. Halbuki beyin ölümü gelişen insanlarda, onlara çok saygılı davranmamıza, çok özenli ameliyat yapmamıza karşın bir zarar vermemiz söz konusu değildir. Zaten toprak altında çürüyecek organları çıkartmak ve onlarla en az 5 kişiye yeniden hayat vermek canlı vericili ameliyatlardan çok daha az streslidir.

Ülkemizde yılda yaklaşık 3binin biraz üzerinde böbrek nakli ameliyatı yapılmaktadır. Organ bulamadıkları için ölen insanları (2016 yılında bekleme listesindeki 2bin hasta kaybedilmiştir) düşündükçe organ bağışının önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Canlı vericili organ nakli bence ülkemizde yeteri kadar yapılmaktadır. Bunun için gerekli her türlü yenilik ve modifikasyon uygulanmaktadır. Laparoskopik (kapalı) yöntemle böbrek çıkartmak, çapraz böbrek nakilleri bunlardan bazıları. Ülkemizde bu yöntemleri ilk uygulayan bir organ nakli cerrahı olarak gururluyum. Ancak, beyin ölümü sonrası bağışlanan organlarla yapılan nakillerin sayısı oldukça düşüktür. Son yıllarda bu sayıda artma olmasına karşın, hala Batı ülkelerinin çok gerisindeyiz. Organ bağışında Avrupa Birliği Ülkeleri ortalaması milyon nüfus başına 25 iken ülkemizde bu sayı Sağlık Bakanlığının son yıllarda yaptığı çabalar sonucu maalesef ancak 4.5’a yükselmiştir. Esas olarak Sağlık Bakanlığından hekimlere, medya kuruluşlarından insanımıza kadar bu rakamı yükseltmek için çaba göstermemiz gerekmektedir.

Öncelikle bu süreçte nerelerde sorun olduğunu anlamamız gerekir. Kendimce sorunları 4 gruba ayırdım. Hastaları yaşatabilmek, beyin ölümü tanısının konması, aile onayının alınması ve organların nakledilmesi. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde 32bin yoğun bakım yatağı vardır. Batı ülkeleri standartlarına göre yoğun bakım yatağı başına yılda 1 beyin ölümü bildirimi olması gerekir. Maalesef 2016 yılında ancak 2bine yakın beyin ölümü bildirimi olmuştur. Akla bu kadar az olmasının nedenleri olarak ya hastaların yoğun bakımlarda iyi bakılamaması sonucu daha beyin ölümü hali oluşmadan erken kaybedilmesi ya da beyin ölümü tanısı konamaması geliyor. Halkımızın ön yargılarının aksine bir hastada beyin ölümü halinin oluşabilmesi için o kişiye yoğun bakımda kötü bakılması değil, aksine onu yaşatmak amacıyla çok iyi bakılması gerekmektedir. Aksi takdirde o hastayı başka organ yetmezlikleri nedeniyle erkenden kaybetmek mümkündür. Kanımca bu olasılık çok fazla değil. Artık yoğun bakımlarımız daha donanımlı, yoğun bakım hekimlerimiz daha bilgili. Esas neden, beyin ölümü tanısı konamaması, tanı koymadaki tereddütler ve korkulardır. Yoğun bakımlardaki yoğun iş yükü yanında, yoğun bakım hekiminin rutin işleri dışında tanı koyması ve tanı koyduktan sonraki işlemleri ayrı bir çabayı gerektirmektedir. Özellikle ülkemizin doğu ve kırsal bölgelerinde hasta yakınlarından ürken hekimler tanı koymakta zorlanmaktadır. Bunun dışında her ne kadar Sağlık Bakanlığı yoğun bakım hekimlerini beyin ölümü konusunda eğitse de, özellikle kırsal kesimdeki hekimler bu tanıyı koymakta çekingen davranmaktadırlar. Yapılacak sürekli eğitimlerin ve toplumun hekimlere saygı ve güveninin artırılmasına yönelik çalışmaların bu sorunu biraz olsun düzelteceği kanısındayım. Bu çaba uzun soluklu bir çabayı gerektirmekte ve sonuç alınmasının bir sürenin alacağını düşünmekteyim. Yoğun bakımlarda ölen her hastanın SGK tarafından incelenmesi, ölüm nedeni ve hastanın organ nakli koordinatörü tarafından ziyaret edilip edilmediği irdelenmelidir. Hastanelere o hasta için SGK tarafından ödeme bu incelemeler sonrası yapılmalıdır. Hatta elektronik ortamda yoğun bakım hastalarının Glascow koma skorunun Sağlık Bakanlığı tarafından takip edilmesi daha iyi bir kontrol sağlayacaktır. Ancak, tanı konduktan sonraki prosedürlerin azaltılması, yoğun bakımı olan her hastanede etkin çalışan bir organ nakli koordinatörünün günlük yoğun bakım ziyareti yapması ve aile onayı alındıktan sonra hastaneye SGK tarafından verilen ücretin yoğun bakım hekim ve çalışanları ile organ nakli koordinatörüne performans adı altında dağıtılması (özellikle özel hastane ve vakıf üniversitelerinde) ve bu dağıtımın Sağlık Bakanlığınca kontrol edilmesi sorunun bu basamağını kısmen çözecektir.

Bence en önemli ve en kolay çözülebilecek basamak aile onayının alınması. Her ne kadar bu konudaki engellerin dinsel nedenler ve toplumdaki ön yargılardan kaynaklandığı söylense de, esas nedenin insanların hayatta iken aile içinde bu konuların konuşulmaması ve bir kararın ifade edilmemesi olarak görüyorum. 2016 yılındaki 2bine yaklaşan beyin ölümü bildirime karşın, ancak 490 kadar aile organ bağışına izin vermiş. Bu %25’lik bir orana karşılık gelmektedir. Batı ülkelerinde bu oran %60’lara çıkmaktadır. Burada organ nakli koordinatörlerine büyük görevler düşmektedir. Ülkemizde her ne kadar çok iyi yetişmiş organ nakli koordinatörleri olsa da, sayıları yeterli değildir. Yetişmiş organ nakli koordinatörlerinin, organ nakli merkezi olan hastaneler, eğitim ve üniversite hastaneleri dışında yoğun bakım ünitesi olan özel hastaneler dahil tüm hastanelerde sadece bu işi yapacak şekilde görevlendirilmeleri, bağış sonrası ödenen SGK tutarından pay almaları sağlanmalıdır. Ama esas problem aile yakınlarının onayının sağlanmasıdır. Organ nakli koordinatörlerinin karşılaştığı en büyük problem ölen kişinin daha hayatta iken bu konuyu düşünmemiş olması ve bu konudaki beyanını aile fertleriyle paylaşmamasıdır. Beyin ölümüyle ölen kişilerin aile fertlerine organ bekleyen hastaların dramları ve kurtuluş yolu anlatıldığında karşımıza çıkan en sık cevap “Ben olsam veririm ama kaybettiğimiz kişi ne derdi bilemem; bu bakımdan onun adına karar vermem çok güç” tür. Halkımız iyi anlatılırsa bu konuda çok vericidir. Diyanet İşleri Başkanlığının da bu konuda olumlu birçok fetvasının olduğu düşünülürse, yapılacak şeyin bu konuyu sürekli gündemde tutmak, aile içinde konuşulmasını sağlamak olacağı şüphesizdir. Bunun için görsel ve yazılı basında, televizyon dizilerinde ve filmlerde, belki de en önemlisi okul müfredat programlarında bu konuların işlenmesi olacaktır. Organ bağışının sadece yılın bir haftasına sıkıştırılmadan tüm yıl boyunca yayılması daha büyük bir etki bırakacaktır. Organ bağışı konularında iyi işler yapmış ülkelere bakıldığında organ bağışının okullarda işlendiğini ve böylece daha çocukken bu konunun aile içinde işlendiğini görüyoruz. Avustralya bu konuya en güzel örneklerden biri. Bu konunun sürekli işlenmesinde organ nakli ekiplerine de iş düşmektedir. Canlı verici organ nakli yapan ülkemiz organ nakli ekiplerinin de bu konuda verdikleri eforu artırmaları gerekir. Özellikle sivil toplum kuruluşlarıyla, belediyeler ve tüm kamu kuruluşlarıyla ortaklaşa etkinlikler düzenlemeleri halkın eğitimi konusunda yararlı sonuçlar sağlayacaktır.

Bu konudaki bir diğer iyileştirme de Kuzey Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kişinin organ bağışında bulunmak istemediğinin resmi belgelerde belirtili olması, aksi takdirde otomatik olarak organ bağışına rıza gösterdiğinin kabul edilmesidir. Bu yöntemin kısa bir süre ülkemizde de uygulandığını, ancak bir süre sonra kaldırıldığını biliyoruz. Bu yöntemin yeniden uygulanmasının organ bağış farkındalığını artıracağını düşünmekteyim.

Bundan 20 yıl önce organı kullanılacak kişilerin yaş sınırı 55 yaşı ile sınırlıydı. Zaman içinde ileri yaşlı vericiler veya daha önce kullanılması düşünülmeyen vericilerle başarılı böbrek nakli ameliyatları yapılmıştır. Ülkemizde bu konuda da öncü cerrahlardan biri olarak hiç olmazsa diyalizde sıkıntı çeken hastalara bu gibi sıra dışı vericilerden faydanılması ve Sağlık Bakanlığınca bu tip vericilerden yapılan nakillerdeki başarının ayrı bir kategoride değerlendirilmesi ve böylece organ nakli ekiplerinin elini taşın altına daha rahat koymalarını sağlayacaktır.

Görüldüğü gibi organ bağışı birçok etmene bağlı karmaşık bir süreçtir. Her adımda atılacak adımın yararı olacaktır. Atılan adımlarda süreklilik ve kararlılık önemlidir. Ancak takılacak organlarla yeniden hayata dönecek insanların ümitle beklediğini unutmamak lazım.